MARMARA SULARININ YAŞAYAN BELLEĞİ: SERÇO EKŞİYAN ANLATIYOR
röportaj

Editörün Notu: Yazarlarımızdan Hande Yetkin, hayatını adalara ve denize adamış, 1973’te başladığı dalış serüvenine halen devam eden ve kendini “balık adam” olarak tanımlayan Serço Ekşiyan ile çok keyifli bir röportaj yaptı. Serço Ekşiyan’a, hem bize ayırdığı zaman hem de Marmara’yı korumak için gösterdiği bitmez tükenmez çaba için tekrar tekrar teşekkür ediyoruz. Keyifli okumalar…

Yanis Bozikis bir şiirinde Büyükada’yı “kenarında Marmara olan, insanlık için nazlı serin bir servet” olarak tarif eder. Dört yanını gül rengine, sahillerini ise şehvete benzetir. Süslü bahçelerine yürekten hayran olduğunu söyler; fakat adanın öyküsü bu tanımların aksine sıkıntılı bir kederdir, görüntüsü kayıptır ona göre. Bozikis’in kalemi, Serço Ekşiyan’ın maskesi… Hepsinin baktığı yerde hayatsızlaşan bir Prinkipo (Büyükada) duruyor artık. Pırıltısını ve birbirinden güzel deniz canlılarını günden güne kaybeden Marmara sularında neler olup bittiğini öğrenmek bugün hepimiz için hiç olmadığı kadar mühim. Bu düşünceden hareketle kıyısından baktığımız meseleleri, önce hafızasına sonra da kamerasına kaydeden Serço Ekşiyan’dan dinlemek üzere ilk vapurla Büyükada’ya geliyorum. Önceden kararlaştırdığımız üzere limanın bitiminde, Türker’in Yeri’nde buluşuyoruz. Alışılagelen o pejmürde balıkçı kulübesi görüntüsünden eser yok bu tabloda. Çiçekler içinde, bakımlı, hatta ve hatta internet bağlantılı bir mekanla karşılaşıyorum; maviliğe gönül veren ellerle karşı karşıya olduğumu daha ilk bakışta anlıyorum böylece. 

Serço Ekşiyan, Deniz ve Büyükada

2

“1954 İstanbul doğumluyum. 1958’den beri Büyükada’dayım. Eskiden okul zamanı yazın gelir kışın giderken, okul sonrasında devamlı burada yaşamaya başladım. İstanbul’a çok az iniyorum, minimum düzeyde. Senenin on iki ayı buradayım diyebiliriz yani. Burada her şey değiştiği gibi ada da değişti; hem demografik yapısı, hem coğrafi yapısı değişti. Mesela şu an burada oturduğumuz yer denizdi, bu liman yoktu. Deniz şu sokağın olduğu (limanın karşısını işaret ediyor) yerden başlardı. Her şey değişti tabii.” 

Denize duyduğu ilgiyi anlatırken gençlik yıllarındaki imkansızlıklara da değiniyor Ekşiyan. Üstelik yalnızca kendisi değil, dalışla uğraşan arkadaşları da 70’li yıllarda aynı durumdan muzdaripmiş.

“Denizin dibine bakma merakım çocukluğumdan beri vardı. Ben mesela hiç yüzmem. Bütün yaz beni bir kere mayoyla yüzerken kimse göremez. Aklıma bile gelmez. Yüzmek diye bir kavram bende yok, hiç ihtiyaç da duymuyorum. Yüzenlere de bakıyorum niye yüzüyorlar diye. Ama maskesiz suya girmem, oraya buraya bakacağım… Başka bir pencere diyebilirsiniz buna. O zamanki imkanlar çok sıkıntılı. Maskeler, paletler çok kötü ama idare ediyorduk. Malzeme kıtlığı vardı. İthalat rejimi müsaade etmediği için herkesin kullandığı ekipman bazen ikinci, bazen üçüncü el oluyordu. Bir maskeyi, bir paleti dışarıya söyleyip bekliyordun mesela. Tüp, regülatör… (gülüyor) Çok zor! En az ikinci el. Birinci el mümkün değil getiremezsin, bulamazsın. Herkes birbirinin kullanılmış malzemesini kullanırdı. Benim elbisem yoktu, arkadaşımın nişanlısının elbisesini kullanıyordum mesela. O getirmişti zamanında. Sirke şişesinden fener yapmıştık biz mecburen ihtiyaçtan. Bisiklet fenerini plastik sirke şişesinin içerisine soktuk, kestik fener yaptık ama ne kadar? Üç beş metre, altı metre. Onunla taştaki balıkları görebiliyorduk, yoksa balık taşın içine giriyordu kayboluyordu. Çok balık vardı, taşlar balık doluydu. Şimdi girin taşlara bakın, hepsi terk edilmiş köy gibi. Kıyıda zaten pek balık yok, açıktaki reef’lerde hayat yok. Bunun bir sürü sebebi var. Karasal kirlilik, endüstriyel balıkçılığın zararları, kıyı balıkçısının attığı ağların zararları… Herkes bir darbe vuruyor. Çorbada tuzum olsun da denize faydam dokunsun diye düşünen yok. Herkes ne kapacağının derdinde. Gördüğünüz gibi günümüzde balık kıtlığı var. Çiftlik balıkları olmasa vatandaş balık yiyemeyecek.”

Balıkçılık, Çiçekçilik ve Ada Hayatı

“Eskiden buradan sabah 05.50’de vapur vardı, ilk vapur buydu. Buradan balıkhaneye, Kumkapı’ya olsun, daha önce Azapkapı’daki olsun balık giderdi. Kasalarla balık giderdi kasalarla! Her türlü balık… Sabah 03.00, 04.00, 05.00 en iyi saatlerdir balıkhane için; o balıkhaneye giden vapur her ne kadar bu en iyi saatlere göre geç kalıyor olsa da oradaki balık tüccarları, madrabazlar adadan gelecek olan balığı beklerdi. Her şey bitmiş toparlanmış olurdu ama Büyükada’dan çok güzel taş balıkları gelirdi. Lipsoz, Karagöz, Eşkina, Mercan, Sinarit, Dülger gibi güzel taş balıkları için beklerlerdi; yoksa vapur balıkhaneye varana kadar alan almış satan satmış olurdu çoktan. Şimdiyse buradan balıkhaneye değil bir kasa, bir kilo balık bile gitmez! Aynısı çiçekçilik için de geçerli. Şimdi karaya dönelim; belki farklı bir konu ama kasalarla çiçek mezatına çiçek giderdi. Burada bir çiçekçilik faaliyeti vardı. Günümüzde tam tersi kasalarla çiçek İstanbul mezatından veya değişik bölgelerden buraya geliyor. Balık da öyle; Çanakkale’den, Tekirdağ’dan, Ege’den oradan buradan geliyor artık adaya. Adadan çıkan balıkla kalsa restoranların tezgahı boş kalır. Öyle yıllardan geçip bu hallere geldik, bunda herkesin payı var.”

Balıkçılar ve Oltacılar

“Bu bölgede çok güzel taşlar vardır. Bu taşların her birinin eskiden kalma birer ismi vardır. Oltacıların kullandığı taş… Reef diyelim. Biz “taş” veya “nişan” diyoruz. Bunların nasıl bulundukları bilinmiyor fakat ihtiyarlar gençlere, gençler ihtiyarladıklarında diğer gençlere anlata anlata bize de geldi. Herkes anlatmaz ama bunlar, herkese de anlatılmaz. Şimdi anlatsan da bir şey olmaz artık hiçbir şey kalmadığı için. Eskiden orada balıklar olduğu, hayat olduğu için oltacılar gider ordan kendileri oltayla balık tutarlardı ve herkesin öğrenmesini, bilmesini istemezlerdi. O tarafa doğru başka bir sandal gelirse hemen toplanıp giderlerdi oradan alan görülmesin diye çünkü onları takip edenler olurdu. Usta ustadan kaçmazdı ama. Gelen adam ustaysa, tanıyorsa onu, arkadaşı değil rakibi de olsa dururdu; çünkü ustadan zarar gelmez. Zarar acemiden gelir oltacılıkta. Acemi yakaladığı balığı kullanmayı, yani yukarı almayı bilmediği için büyük bir ihtimalle oltasını kopartır. Balık koptu mu orada iki saat hayat kesilir. Balıkların nasıl bir sinyal sistemi varsa (var ama bu gerçek diye ekliyor), iki saat beklersin bir tane balık gelmez. Ancak iki saat sonra yeniden hayat başlar boşa da iki saatin geçer. Halbuki sen o iki saat içinde belki 15 tane balık tutarsın. Ustaysa kolay kolay kopartmaz. Acemi gelir, seni taklit etmeye kalkar. Ha herkes acemidir, kimse annesinin karnından usta doğmadı ama onun da bir usulü var. Bir kesim çıraklığı kabul edip ustalığa gider, bir kesimse hırslı, acemi, fesat, kıskanç olanlardır. Sen adabınla gel ustanın yanında birkaç sefer denize çıkmayı kabul et, gör. Usta zaten sende cevher görürse öğretir sana. Ustanın balık bitecek diye bir endişesi olduğundan kaçmaz acemi geldiğinde, balık bitmez. Balığın bitiş sebebi oltacılık değildi.”

Balıkçılığın günümüzde de babadan oğula aktarılan bir meslek olup olmadığını sorduğumda ise şöyle diyor:

“Balıkçılık eskiden babadan oğulaydı, ama çok az şimdi. Bu limanda bir kişi var babadan oğula geçirilen. Kendileri denize merak salmış, başka işlerle uğraşan çocuklar da var burada. Kendi kendilerine ustalaşmış, teknolojilerden maksimum faydalanan, bu araçları kullanabilecek kapasitede akıllı insanlar da var burada; ama balık tutamayacak kişiye dünyanın en güzel kapasitesini versen de; aklı fikri balık tutmakta değil seni, onu bunu taklit etmekte olduğu için balık tutamaz.”

ADAMER Projesi, Yassıada ve Hayalet Ağ Avcıları

Yassıada’daki inşaatın doğaya verdiği zararla ilgili haberler son zamanlarda gündemi oldukça meşgul eden meseleler arasında. BÜSAS olarak yer aldığımız ADAMER ise bu zararın su üstünden göremediğimiz kısmıyla ilgilenen bir ekip tarafından üretilen ve aktif olarak sürdürülmekte olan bir proje. Ekşiyan, proje sürecini baştan sona kayıt alan kişi olarak çalışmanın hedeflerini, öncesini ve sonrasını detaylıca anlatıyor.

“2015… Ekim 21. Bir hafta öncesinde de gittik, 21’inde tekrar gittik. Hava kötü, çok kötü bir hava… İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi’ndeki mercan uzmanı Doç. Dr. Eda Topçu oradaki mercanları takip ediyordu senelerdir, biz de beraber dalışlar yapıyoruz. Bana bir gidelim şu mercanlara bir bakalım, çoktandır gitmedik orada da büyük bir faaliyet var. Ben, ADYSK (Adalar Denizle Yaşam ve Spor Kulübü Derneği) başkanı Volkan Narcı, üyelerden bir dalgıç arkadaşımız daha (Can Sınmaz) ve Eda kalktık gittik. Kimsenin denizde olacağını kimsenin tahmin edemeyeceği kadar kötü bir hava var. İnşaat devam ediyor. Biz mercanların popülasyonun en kalabalık olduğu yere demirledik, indik baktık ki hepsinin üstüne çamur akmış. Kazı yapılırken denize yokuştan aşağı toprak düşmüş. Orası uçurum olduğu gibi, denizin içi de dik inen bir yapıda. Sıfır ya da az eğimli bir yer olsaydı o toprak aşağı inemezdi. Toprak, çamur yokuş aşağı inmiş mercanların üstüne çökmüş. Çökünce de, -terim olarak- asfiksiden (oksijen yetersizliliğine bağlı boğulma)  ölmüşler. Üzerlerine akan toprak onların bütün nefes alma duyargalarının hepsinin üzerini kapatmış. Eli kolu yok ki mercanların üzerlerinden toprağı süpürsün de atsın insanlar gibi! Havasızlıktan, nefessizlikten hepsi ölmüş. Ben de kameramla bunları tespit ettim. Bir elimde kamera, bir elimle mercanı sallıyorum. Atom bombası düşmüş gibi böyle bir toz bulutu ve iskelet…Yakındakine gidiyorum, ona gidiyorum, buna gidiyorum… Çıktık, Eda ağladı. Gerçekten ağlıyordu çıktığında. Yıllardan beri takip ettiği çocuklar ölmüş! Bunun üzerine çalışanlara bildirmek istedik. Volkan gitti oradaki inşaat yapan şirketle görüştü. Biliyorsunuz ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) Raporu var su üstünde. Zaten orada orman vasıflı bir şey yoktu ama yine de bir yeşil vardı yani yaban, defne, incir falan… Şimdi belki güzel ağaçlandırma yapılır o ayrı bir konu fakat suyun altındakini, mercanları geri getiremezsiniz. ÇED Raporu orası için düşünülmemiş. O mercanlar kırk, elli, altmış yaşlarında mercanlardı. Onlar gitti. Bunun üzerine bir süre yazışma, görüşme oldu. Daha sonra Eda ile Volkan en azından Sivriada’da faaliyet başlamadan önce oradaki mercanların bir kısmını kurtarabilmek için bir proje yapmak istediler. Ben bu projenin bir hayal olduğunu düşünüyordum. Yazdılar, çizdiler, görüştüler projeyi hazırladılar. Yurt dışından üniversitelerle görüştü Eda. Bir İspanyol hoca yaptıkları mercan transplantasyonunu anlattı ve yazışmalar bitti, bakanlıktan izin istendi. Sağ olsunlar çok kısa sürede, on gün içinde izin çıkarıldı. Bu süreç normalde aylar sürer, biz kendi kendimize de yapardık ama olmazdı. Bizi Eda çağırdı fakülteye, ben Volkan’la gittim. Orada da Doç. Dr. Noyan Yılmaz arkadaşımız vardı enstitüden, Antarktika’dan gelmişti. Bizim projemize dahil oldu. Eda o sırada dokuz aylık hamile ve suya giremiyor, bizi su üstünden yönlendirdi. Biz projeyi kafamızda tasarladık. Ben bu işin görüntüleme tarafındaydım. Tahmini söylüyorum, yetmiş dalış hatta belki fazlasını yaptık. Hepsini görüntüledim. Noyan Volkan’la bunları ekme, yani duvara yapıştırma kısmını yapıyordu. Dr. Ahmet Ayhan vardı arkadaşımız, bir de Can… Onlar da arka planda yapıştırma maddesini hazırlıyorlardı ve bu işlem anlıktı; çünkü yapıştırma maddesi üç dakika içinde taş olan bir malzeme. İki maddeden yapılıyor onu hazırlıyorsun, içine mercanı koyup duvara yapıştırıyorsun. Tüm işlemin çok seri bir biçimde gerçekleşmesi gerekiyor, yani macun gibi stok yapıp biriktirebileceğin bir şey değil. Yapıyorsun, yapıştırıyorsun, yapıyorsun, yapıştırıyorsun… Dr. Ahmet Ayhan’la Can arkada, Noyan’la Volkan önde, ben de tepeden hepsini görüntüleyerek yüz kök ektik. Bunların her biri numaralı, düzenli ekildi. Her bir karenin ismi ve numaraları var. Daha sonra ayda bir takipleri ve ölçümleri yapıldı.”

©Serço Ekşiyan

©Serço Ekşiyan

“Bu şekilde bunların sağlıkları takip edildi. İspanyol hoca bize yüzde yirmi beş başarı oranı vermişti, yüzde doksandan fazlası başarılı oldu bizde. Sadece birkaç tane yapıştırılan yerden düşme vakası oldu, sağlık sebebiyle değil o düşmeler de. Böbrek nakli kadar olmasa dahi böbrek nakline yakın bir özen gösterdik. Taşınması, şartlar, su, ısı, ışık hepsine özen gösterildi ve başarılı olduk.”

Hazırlanan bölmelere nakledilen mercan popülasyonu. Görsel: Serço Ekşiyan

©Serço Ekşiyan | Hazırlanan bölmelere nakledilen mercan popülasyonu.

“TÜBİTAK projesi olarak tekrar onaylandı, şimdi ikinci bir nakil olacak ancak Neandros’ta bulundukları bölgeye ağ da düşüyor. Ağ düşerse bunların üstüne, hepsi kırılacak; ki biz önce ağları temizleyip sonra ektik oraya. Geçen en son bir buçuk ay önce gittiğimde bir ağ var, çok yakın bir yere düşmüş… Bütün bu çabalar boşa gidecek ağlar üstlerine düşerse. Bu nakil projesi Türkiye’de alanında bir ilktir. Bununla bakanlık gurur duymalı, bunu korumalıdır diye düşünüyoruz. Volkan ADYSK Başkanı olarak Ankara’ya çok sık gidip geliyor. Neandros Adası’nın, Tavşan Adası’nın etrafının koruma altına alınmasını istedi. Hem bir deniz koruma alanı olsun (Marmara’da yok öyle bir şey diye ekliyor), bir ilk olsun düşüncesiyle uğraşıyor. Devamlı gidiyor, geliyor fakat her gittiğinde görüştüğü kişinin yerinde bir başkası oluyor. Başa dönüyor, bunları tekrar anlatıyor. Neticeyi sormaya gittiğinde yine başka bir adam gelmiş oluyor. Neyse bütün yazılar yazıldı, Çevre Bakanlığı onayladı. Yazılar bitti yani, birisi “evet” dediği anda bitecek işlem. Ağ atılmamasına yönelik bir düşünce var. Olursa, yapılan emekler boşa gitmeyecek. Biz gönüllülük esasına göre yapıyoruz bunu, mutlu oluyoruz tabii.”

Ağustos 2015: Yassıada’da Neler Oluyor?

“Bir arkadaşım bana Kurbağalıdere’nin çamurunu Yassıada’ya döktüklerini söyledi. Hemen Marine Traffic’i açtım baktım, hakikaten dört tane gemi gördüm. Kurbağalıdere’den çıkıp Yassıada’nın güneydoğusuna, Burgaz-Yassıada arasına gidip geliyor fermuar gibi. O arada Habertürk’ten bir arkadaş vardı, onunla konuştum haber verdim. Çınarcık Çukuru’na döküyorlarmış. Çamur bu sonuçta, nereye dökersen dök yayılacak. Milliyet’e de haber verdim. Habertürk’ten kamera geldi. Defne’yi (Koryürek) de aradım, o da Kosova’dan yeni gelmişti. Herkes sabah 07.30’da buradaydı. Volkan’ın teknesiyle gittik, denizin ortasında beklemeye başladık. Baktık peş peşe gemiler geliyor, “Ulaştırma Bakanlığı” amblemleri var. Kameramanları görünce tedirgin oldular, normalde durdukları yerde durmayıp ilerlediler. Denizin ortasında -telefon görüşmelerini herhalde bitirdiler ki- kapakları açtılar. Kapaklardan zehir gibi simsiyah bir şey dökülüyor. Deniz lacivertken siyah oldu. Ondan sonra örnekler alındı, haberlere çıktı akşam bu olay. Haberlere çıkınca bu işlem durduruldu sonra karaya dökmeye başladılar. Bunun on üç gün önce başladığını hesapladık. Günde sekiz gemiden yüz dört gemi ediyor. Yüz dört gemi dökme işlemi yapmış, vay be! Dört gemiden günde iki sefer yaptıklarını kendileri söylediler. Bu kirlilik denize dağıldı tabii. Ben denize indiğimde mor mercanların renk değişimlerini gözlemledim. Hepsinin görüntüsü bozulmaya başlamış, başka türlerde de başlamış bu bozulmalar. Bir tek Yassıada’da üzerlerine çamur dökülen türler hariç, bütün mercan türlerinin yavaş yavaş öldüklerini üç ay içinde gördüm. Eda’yla da haberleştik, daldık örneklere baktık. Biz adli tıp değiliz ki ölüm sebeplerini bulalım! Şurası kesin ki burada açıkça büyük bir ölüm oldu. Bende mesela çeşitli açılardan çekilmiş mercan fotoğrafları vardır. Before/after olarak koyuyorum görülüyor net bir şekilde. Ben bilim adamı değilim, kesin sebep gösteremem üç ay içinde görüntünün değişmeye başladığını kendim gözlemledim. Eda da NTV’ye çıkıp bunları anlattı. Etkilenmeyen yalnızca bizim nakil ettiğimiz mercanlar, onlar haricindekilerin hepsi etkilenmiş. Bunların hepsinin kırk, elli, altmış yaşında olanları da vardı. Bir yerde çok küçük bir popülasyon vardır onlar kalmışlar. Onlara gözüm gibi bakıyorum gidip gelip. Ağ düşmüş yanlarına geçen gün, hemen çıkardık onları Ercan’la; çünkü böyle dağ gibiydi yan tarafa düşen ağ. Oraya bir olta veya çapa atılır, kaldırılır veya kopar, oradan giderken yakındaki mercanların üzerine düşebilir. Neticede, tabiatın gördüğü zararın farkında olan var olmayan var. Anlatıyoruz işte ama kime anlatıyoruz? Kendi aramızda anlatıyoruz.”

“Bundan öte bir de ağ temizlikleri var. O çok eskiye gider… (Hayalet Ağ Avcıları meselesinden bahsediyor) Yapıyoruz yapıyoruz yine ağ takıyorlar. İstemiyorlar tabii takmak ama takıyorlar neticede. Mesela bir yerden dört defa temizledik şimdi beşinci defa temizlik yapacağız.”

©Serço Ekşiyan | Ağ takılması

©Serço Ekşiyan | Ağ takılması

“En son oradan bin sekiz yüz metrekare ağ çıkardık. TRT de denk gelmişti hatta o sefer, sizin gibi geldiler konuşurken biz de gelelim dediler. O ağlar bir günde çıkmıyor zaten, en az altı dalış sürüyor. Ağın oradan kurtarılması, taşların altından çıkarılması, şamandıraların bağlanması, balonların bağlanması ve en son hava verilip yukarı çıkarılması süreç istiyor. Sanıyorlar ki biz “hop” diye balonu bağlayıp çıkarıyoruz. TRT’ci arkadaşlar son iki dalışımıza denk geldiler ve ikinci dalışta çıkardık. Bin sekiz yüz metrekare yekpare bir ağ çıkardık. Şu evden şu eve kadar (limanın karşısındaki yolu gösteriyor) yüz on metre asfaltı kapladı ağ ölçtüm. Enleri de bazı yerlerde on beş, bazı yerlerde yirmi metreydi. Bu yekpare ağı daha önce de yaptığımız gibi Erzincan’da arkadaşımızın köyüne götürdük. Bizimle beraber dalan Ercan Akpolat arkadaşımız var. Zaten biz, yani su altından ağ çıkaranlar Ercan Akpolat, Volkan Narcı bir de ben. Üç kişiyiz. Ben görüntüleme yaparım. Bir gün Ercan gelir bir gün Volkan, zaten ikisini birlikte zor getirirsin. Finalde gelirler; çünkü herkesin ekmeği var. Benim ekmek derdim yok, evde çorba kaynıyor çok şükür. Zaten bu ağları ben bulurum, vaktim var çünkü. Ben kalkarım tek başıma taşları tek tek gezerim. Zaten bir taşa dalıp da öbür taşa tekrar gelene kadar bir ay geçmiş olur, arada da ağ takılmış olma ihtimali vardır. Şimdi sezon kapalı ağ takılmaz. Eylüle kadar ne temizledik temizledik, sonrasında takmalar başlayabilir. İstemez ki kimse böyle olmasını, çok yanlış düşünceler var insanlarda. Niye atıyorlar ağları diye soruyorlar. Kardeşim adam atmıyor ki! Kendisi de büyük zarar görüyor. Ben bunları ağları takarken görüyorum zaten. Nereden anlıyorum? İki saat üç saat aynı taşın üstünde duruyor. Biliyorum ki orada taş var. Üç saat bir gırgır orada duruyorsa kesin bir sorun vardır. Bakıyorsun en sonunda çekiyor gidiyor. Ben zaten onun Marine Traffic’ten ismini cismini bulurum ama sadece teyit etmeye yarar. Sabah hemen giderim oraya bakarım aşağıda ağlar yatıyor. Ben onunla iletişime geçip de gelir misin alır mısın diye muhattap olmam.”

“Avlanma yöntemlerinin hepsi yasal. Kapasiteler büyüdü, parası olan büyük market gibi oldu öbürleri bakkal gibi kaldı. Balık bulma teknolojileri yok bu bakkal gibi olanlarda. Bazıları uzay merkezi gibi, NASA gibi aletlere sahip. Legal bunların hepsi. Vermiş parayı uçan kuşu değil kaçan tüm balıkları buluyor. Buradan açıyor cihazı Kartal’daki balığı bile görüyor. Bu tamamen sermaye ve biraz da ustalık ister aslında. Usta reisler var, bir bakışta aşağıdaki balığın cinsini bile tahlil ediyorlar. Dört yüz kasa çinekop var diyorsa orada bir bakıyorsun hakikaten o civarda balık çıkıyor. Bunlar hep tecrübe meselesi. Böyle olunca balığın kaçma şansı yok.”

Değişen Teknoloji ve Bilinçsiz Ağ Kullanımı

“Eskiden adada bir tane 18 metre ahşap gırgır vardı. Onun alacağı ağ boyu, derinliği, kapasitesi belliydi. Yakalayacağı balığın sınırlı olduğu da belliydi. İş büyüdü, büyüdü altmış metre, okyanusta avlanacak donanımlar yapıldı. Burası, Marmara bir göl yahu! Şimdi ne oldu? Hepsi Moritanya’ya gittiler. Önce üç gırgırdı sonra altı oldu, çoğaldılar falan. Burada küçük takımlar kaldı ama yine de küçük dediğin otuz beş, kırk metre. Ağ boyu yüz metrenin üstünde olan kayıklar var, çok büyük kapasiteli. Attığı yer otuz ila kırk metre. Elli metresi boşa çıkıyor bu durumda. Çevirdiği yer taşın sağı solu olmasına rağmen o “farbala” dediğimiz fazlalık bölüm takılınca yırtılıyor. Hem balık gidiyor, hem ağlar… Zarar üstüne zarar! Ertesi gün birkaç paket yama yapıp devam ediyorlar. O takımların üzerinde kimlik bilgileri olmalı. Mesela, üstünde numarasının yazılı olduğu krom plaket olabilir. Elli metrede bir krom paket olup ağların üstünde takılı olmalı ve o ağın kime ait olduğu bulan kişi tarafından önce sahibine sonra da yetkililere bildirilmeli. Eskiden ağ kıtlığı zamanında, her şeyin çok sıkıntılı olduğu yıllarda tıpkı dalış ekipmanı gibi ağ kıtlığı da vardı. Balıkçılar ağ taktıklarında dalgıç çağırırlardı, kıpırdamazlardı bile ağı yırtmamak için. Dalgıç inerdi aşağı kurtarabildiği kadarını kurtarır, kurtaramazsa da keserdi. Şimdi dalgıç malgıç çağırdıkları yok koparsa kopsun nasıl olsa paket paket ağ var yukarda! Bu ağlar üzerlerini örttükleri tüm canlıları ve ekosistemi tamamen öldürüyorlar. Balıklar takılmaya devam ediyor, takılan balığı yemeye giden başka balıklar ve kabuklular o ağa takılmaya devam ediyor. Bu kısır döngü de hayalet ağ, pasif ağ dedikleri kavramı ortaya çıkarıyor.”

©Serço Ekşiyan | Pasif avlanma, hayalet ağlar

©Serço Ekşiyan | Pasif avlanma, hayalet ağlar

“Bu yeni ağlar sentetik, kaybolmuyor kolay kolay doğada. Eskiden takılmaz mıydı? Takılırdı tabii. Küçük balıkçının da ağı takılırdı; ama onlar pamuk ipliğiydi, mantarı Afrika’dandı ve ağaçtı. En fazla beş on yıl içinde erir, çürür giderdi. Bu sentetik ağlar yüz elli sene çürümez, aradaki fark da bu. Teknoloji gelişti, her şey güzel hoş da iyi tarafları olduğu gibi kötü tarafları da var. Bakın şimdi en popüler konu nanoplastikler. FAO ve UNDP verilerine göre konuşuyorum, dünyada yılda okyanuslarda altı yüz kırk bin ton avlanma aracı terk ediliyormuş denizde çeşitli sebeplerle, inanılmaz bir rakam. Bunun içinde ağ, kafes, tel, olta değişik değişik şeyler var. Sonra da okyanuslarda plastik adacıkları oluşuyormuş bu malzemelerden. Yurt dışında bununla ilgilenen organizasyonlar var, hatta benim de içinde bulunduklarım var aralarında. Ghost Fishing, Healthy Seas gibi kuruluşlar bunlardan bazıları. Ben o sorumluluğu alıp da Türkiye’de bir işe girişemem, saha adamıyım çünkü. Burada da olsaydı iyi olurdu ama büyük bir sorumluluk. Geçen yıl Santorini’de World Oceans Day etkinliğindeydik. Cousteau’nun oğlu da vardı. Bir gün önce “Çevre Festivali” vardı Göztepe’de, oradan beni davet etmişlerdi gittim, ertesi sabah Atina’daydım. Santorini’ye geçtim Atina’dan. Onlarla beraber büyük bir etkinlik yaptık. Naklen full face mask’la hem görüntü, hem konuşmayla ağın nasıl çıkarıldığını anlattılar. Orada olmak çok güzeldi. Santorini’de deniz temizdi, benim gördüğüm bölge. Denizin dibi ağ dolu tabii. Bu sadece bizim sorunumuz değil uluslararası bir sorun bu. Healthy Seas’deki arkadaşlar Kuzey Yunanistan’daydılar ben gidemedim, Sicilya’nın güneybatısında Lipari isimli bir ada var, oradaydılar. Dünyanın ağını çıkardılar! Kuzey Yunanistan’dan yine iki bin kilo ağ çıkardılar. Bu ağlar geri dönüşüme gidiyor.”

Adalı Kadınlarla El Ele

“Biz Marmara’dan çıkardığımız ağları Anadolu’nun köylerine, daha doğrusu Erzincan’ın belli bir köyüne gönderiyorduk. Bizden ağ istedi köylüler sebzeleri örtmek için. Baktık hakikaten tahta çerçevelerle sera gibi bir şey yapmışlar, onun üzerini ağ ile kaplamayı düşünüyorlar, yetiştirdikleri sebzeleri didiklemesin diye kuşlar. En son bu bahsettiğim bin sekiz yüz metrekarelik ağı kendimiz götürdük. Sen zahmeti göreceksin… Ne zahmet! Çıkartmak bi zahmet, burdan götürmek ayrı…”

7e852b2e-0bd5-4ad7-b8e4-1205b84b0470

©Serço Ekşiyan | Erzincan’a götürülmek üzere tekneye yüklenen ağ

Buradan götürdük önce Ercan’ın dükkanına Eylül ayında. Kasım’da o köye götürmek üzere tekrar buraya getirdik. Buradan tekneye yükledik, tekneden karşıya geçirdik. Karşıdan, Dragos’tan karaya çıkarttık cipin üstüne bağladık Erzincan’a gittik, Erzincan’da tekrar indirdik. Bunlar hep el emeği isteyen işler. Ben bunların hepsini görüntüledim hatıra kalsın diye. Son zamanların meşhur bir tabiri var hani recycle diye… Biz buna recycle derken sonra jetonumuz düştü, bu aslında reuse! Recycle’da bir enerji tüketimi var, bunu yaparken yine tabiata bir zararın oluyor. Halbuki bizim yaptığımız direkt olarak reuse. Malzemeyi sudan çıkarıp başka bir şekilde değerlendirmiş oluyoruz. Şimdi bir sürü şirket bu çıkartılan ağların hepsini toplayıp geri dönüşümde iplik haline getirip yer halıları, bikini, mayo, bileklik, çeşitli giyim eşyaları yapıp tekrar bağışa yönelik çalışmalarda bulunuyorlar. Burada da bizi bir şirket aradı, ağ istediler kullanmak için. Çok büyük bir şirket bu.”

©Serço Ekşiyan | Erzincan'da sera örtüsü olarak kullanılan ağ

©Serço Ekşiyan | Erzincan’da sera örtüsü olarak kullanılan ağ

Takılan ağlardan file çantalar ürettiklerini anlatıyor ve yanında bana göstermek için getirdiği örnek bir ürünü gösteriyor. File çanta tığ ile ilmek ilmek işlenmiş.

“Bu bizim temiz ağdan yaptığımız bir file. Üç tane bayan var bunları yapan. Bir işçilik var. İşte bu reuse oluyor. Hanımların emeği var, ücret ödüyoruz onlara. Başka bir büyük şirket, bize destek veren bir şirketin tanıtım toplantısında gelenlere hediye edilmek üzere sayıyla yapıyoruz. Volkan’ın bu filelerin köşesine plaketçik koymak gibi bir fikri var (alt köşesini gösteriyor). Örneğin; “42 metre, Büyükada” gibi. Bu getirdiğim şansımıza temiz bir ağdan. Ben bunu çıkardığımda üzerinden balıklar dökülüyordu, daha on gün önce takmışlar. Yoksa böyle tertemiz ağ çıkmaz. Bir görsen ağları… Kokudan duramazsın! Ağı kesip bayanlara veriyorum. Bunu kesmek bir dert, çünkü kesmeye kalktığın zaman uçlar püskül püskül oluyor. Önce her birini hanımlar kendileri yakıyorlardı uçlarından çakmakla. İki yüz kırk tane düğümü tek tek çakmakla yakıyorlardı! Şimdi Türker’in elektrikli ısıtmalı kesme aleti var, onunla ben ölçüp biçip kesiyorum, daha kolay oluyor. Günde 1-2 tane yapıyorlar duruma göre çünkü kendi hayatları da var. Şu anda 51 tane yapıldı bildiğim kadarıyla.”

Son Söz

DSC_1607“1973’te daldım dalmaya, hala dalıyorum. Seneler geçti; adam olamadık, balık adam olduk. Tercihim buydu benim. Bak benim sandalım var 1970 yapımı. 49 yaşında jübile mi yapacağız nedir bilmiyorum (gülüyor.) Benim bir kompresörüm var şurada (kilitli bölmeyi gösteriyor), 1977’den beri kullanıyorum. O kompresör bir uçak hurdasından yapılmıştır. Uçak hurdası önce Amerikan Hava Kuvvetleri, sonra Türk Hava Kuvvetleri tarafından kullanıldı askeri uçaklarda. Eskişehir’de hurdacıdan alındı, 1977’den beri de bendedir ve çalışıyor. O yıllarda paran da olsa kompresör yok, bulamazsın. Sirke şişesinden fener, hurdadan kompresör… O günleri biliyorsun ve görüyorsun, şimdiki bolluğa bakıyorsun ama deniz boş, hayat yok.”

Serço Ekşiyan’a verdiği birbirinden kıymetli bilgiler ve paylaşımları için derin dergi olarak teşekkür ederiz.

ETİKETLER: